JavaScript is required
/
Göç ve Sonrası: Hayat Göç Edene mi Güzel?

İhtiyaçlarınıza uygun uzmanla eşleşin, hemen randevu ayarlayın.

27 Mart 2023

- Genel Bilgiler

Göç ve Sonrası: Hayat Göç Edene mi Güzel?

Paylaş:
Heltia mobil uygulama görseli

Psikolojik Danışman Kübra Demirörs

Göç etmek özellikle son yıllarda oldukça gündemde olan bir konu. Ekonomik, politik ya da daha farklı sebeplerle birçok insan başka bir ülkede yeni bir yaşam kurmaya karar veriyor. Bu karar heyecan verici olabildiği gibi beraberinde bazı zorlukları da getiriyor. Bu yazıda göç ettiğimizde iç dünyamızda neler olduğunu, “sıfırdan başlama” hissini ve bu süreçte kendimize nasıl destek olabileceğimizi anlatmaya çalışacağım.

Başlamadan önce belirtmek istediğim bir nokta var: Bir insanın göç deneyimini şekillendiren birçok faktör olabilir. Mesela göç ettiğimiz ülkenin ana dilini biliyor olmak bu süreci kolaylaştırabilir ya da kendi kültürümüzden çok farklı olan bir kültüre alışmaya çalışmak bizi zorlayabilir. Ancak bütün bu değişken durumlardan bağımsız olarak göç eden insanların ortaklaşa deneyimlediği duygular, düşünceler ve davranışlar da vardır. Ben biraz daha bunlar üzerinde durmak istiyorum.

Ucu açık bir süreç

Yurtdışında daha önce çeşitli sebeplerle bulundum. Kimisi bir haftalık turistik bir geziydi kimisi ise eğitim almak için daha uzun süreli. Ailemden ve arkadaşlarımdan uzakta olmak beni zaman zaman zorlasa da orada geçici olarak bulunduğumun farkındaydım. Okuduğum programı tamamlayacak ve mezun olup dönecektim.

Göç deneyimini diğer yurtdışı deneyimlerinden ayıran temel şey de bu aslında. Göç ettiğimiz ülkeye geçici olarak değil kalıcı olarak bakıyoruz. Tabii ki planlar zamanla değişebilir ama burada kastettiğim göçün ucu açık bir süreç olması. Yani birkaç yıl durup döneceğim gibi bir şey düşünmüyoruz. Artık bir yerlere gittikten sonra geri döndüğümüz yer bu yeni ve çok da fazla tanımadığımız şehir oluyor. Bu da ‘Evim neresi?’ ve ‘Kendimi nerede evimde ve rahat hissediyorum?’ gibi soruları bize sordurabiliyor. Özellikle de göçün ilk yıllarında.

Kayıplar

Göçün kısa süreli bir taşınmadan ziyade uzun süreli bir yaşam planı olması bazı kayıpları beraberinde getiriyor. Göç ettikten sonra yakın bir arkadaşımızla telefonda görüntülü konuşabilsek de ona sarılamıyoruz. Sarılma ihtimalini kaybediyoruz. Güzel bir yemek sonrası garsondan gelen ‘Çay ya da kahve ister misiniz? İkramımızdır.’ sorusunu artık duymuyoruz. Beşiktaş’tan Kadıköy’e giden vapurun en güzel köşesinde durup sahil havasını içimize çekemiyoruz. Eski alışkanlıklarımızın bazılarını devam ettirmek artık mümkün değil. Bu kayıpları hissetmemizle birlikte de aslında yas süreci başlamış oluyor.

Nasıl sevdiğimiz bir kişi hayatımızdan çıktığı zaman onunla ilgili güzel anılar aklımıza gelir ve bunların artık geride kaldığını düşünüp üzüntü duyarız, göç ettikten sonra da geride bıraktıklarımıza dair benzer bir his yaşıyoruz. Ancak duygusal açıdan zorlayıcı olabilen bu dönemde bize iyi gelebilecek şeyler de var.

Bunlardan biri yas tutmayı göç sürecinin bir parçası olarak kabul etmek ve kendimize ‘iyi hissetmeme’ hakkı tanımak. Hayatımızdaki bu hızlı ve büyük değişime alışabilmek için zamana ihtiyacımız var. Deneyimlediğimiz üzüntü, kaygı ve yalnızlık gibi duygular oldukça doğal. Bu duyguları bastırmak yerine onlara alan açar ve onları bize çeşitli ihtiyaçlarımızı hatırlatan araçlar olarak görebilirsek uzun vadede bu süreci daha iyi yönetebiliriz.

Kayıplardan biri: Kolektif yas

Aslında göçmenler olarak bu kayıpları belki de Türkiye’de tüm toplumu ilgilendiren olaylar yaşandığında daha çok hissediyoruz. Örneğin, 6 Şubat Kahramanmaraş depremi ve sonrasında olanlar göçmenler için de birçok zorlayıcı duyguyu tetiklemiş oldu. Fiziksel olarak uzak olmanın verdiği üzüntü, Türkiye’de yaşayan sevdiklerimizin güvenliğine dair hissettiğimiz kaygı ve doğal afet riski olmayan güvenli bir ülkede yaşıyorsak bunun verdiği suçluluk hissi ya da utanma bunlardan bazılarıydı. Afette kaybettiğimiz canlar ve yıkılan evler için toplum olarak -kolektif bir şekilde- yas tutma şansımız da çok fazla olmadı. Çünkü yaşadığımız ülkede günlük hayat olduğu gibi devam etti. Belki bir iş arkadaşımız haberlerden görüp Türkiye’de bulunan yakınlarımızın durumunu sordu. Ancak kısa bir konuşma sonrası o da biz de işimizin başına döndük, ya da dönmeye çalıştık.

Yakınlarda izlediğim bir canlı yayında şu anda Hollanda’da göçmen olan bir klinik psikolog Soma faciası olduğu zaman Türkiye’de olduğundan bahsetmişti. Ertesi gün metroya bindiğinde tüm yolcuların hüzünlü olduğunu görmüş ve bu topluluk olarak üzülme halinin aslında kendisine iyi geldiğini fark etmiş. Bu tür toplumsal travma yaratan olaylar sonrası birey olarak iyileşme çabamızın yanında toplum olarak bu travmayı paylaşmak ve kayıpların yasını birlikte tutmak iyileşme sürecimizde önemli bir yere sahip oluyor. Yurtdışında yaşadığımız zaman bu kolektif yas ve iyileşme sürecinin parçası olmak biraz daha zor. Yine de Türkiye’den bizim gibi göç etmiş tanıdıklarımız varsa onlarla bu süreci paylaşabilir, bulunduğumuz yerde depremden etkilenenler için destek faaliyetleri yürütülüyorsa onlara katılabilir ve bu konuyla ilgili konuşmaya ihtiyacımız varsa bunu çevremizdekilerden -bazen onların bize sormalarını beklemeden- talep edebiliriz.

‘Sıfırdan başlama’ hissi

Göç sonrası bizi zorlayabilecek başka bir duygu ise ‘sıfırdan başlama’ hissi diye bahsettiğim durum. Önceden düşünmeden otomatik olarak yaptığımız çoğu şeyi artık revize etmek ya da yeniden öğrenmek durumundayız. Hangi marketten hangi yiyeceği alacağımız, bir yerden bir yere giderken hangi ulaşım aracını kullanacağımız veya hasta olursak ilk nereye başvuracağımız gibi temel konuları dahi öğrenmemiz gerekiyor. Aslında dünyaya yeni gelen bir bebek gibi bildiğimiz ve bize tanıdık olan anne rahminden çıkıp hakkında çok da fazla bilgimizin olmadığı bu yeni yeri keşfetmeye çalışıyoruz. Bu da zaman zaman yabancılık hissine ve geçmiş deneyim ve birikimlerimizin bu yeni ortamda bir işe yaramadığı düşüncesine yol açabiliyor.

Sıfırdan başlama hissi kendini kültürel ve sosyal bağlamlarda da gösterebiliyor. Göç ettiğimiz ülkedeki insanların yaşayış biçimi ve sosyal ilişkilerdeki beklenti ve davranışları kendi kültürümüzden çok farklı olabiliyor. Örneğin, misafir olduğumuz bir evde ev sahipleri akşam yemeklerini yerken bize onlarla birlikte yemek yemek teklif edilmeyebilir. Bu kendi kültürümüzde rastlanmayan bir durum iken göç ettiğimiz ülkede normal karşılanıyor olabilir. Bu farklılıklar özellikle ilk yıllarda sosyal ilişkiler kurmaya çalışırken bizi hayal kırıklığına uğratabiliyor. Ancak bu farklılıkları fark eder, anlamaya çalışır ve beklentilerimizi daha gerçekçi bir zemine oturtabilirsek bu süreci de daha rahat yürütebiliriz.

Grileri görebilmek

Göçle birlikte yaşamımızda bazı açılardan olumlu bazı açılardan ise zorlayıcı değişiklikler oluyor. Örneğin, belki ekonomik olarak daha fazla kaynağa erişimimiz olurken sosyal ilişkiler kurmakta zorlanıp kendimizi yalnız hissedebiliyoruz. Göç deneyimi olmayan yakınlarımız bazen göç sürecinin zorlayıcı taraflarını bilemeyebiliyor. Yurtdışında bir hayat kurmanın yalnızca olumlu yanları görülebiliyor. Bu da yaşadığımız zorlukları onlarla paylaşmaya çekinmemize ya da paylaştıktan sonra anlaşılmamış hissetmemize yol açabiliyor. Bu noktada aslında göç sürecinin diğer birçok durum gibi siyah veya beyazlardan oluşmadığını zaman zaman zorlanılan zaman zaman keyif ve heyecan veren bir süreç olduğunu hem kendimize hem de sevdiklerimize hatırlatmakta yarar var.

Bu makaledeki bilgileri faydalı bulduysanız “Aidiyet Duygusu Nasıl Kazanılır?” ve “Değerler ve Değer Odaklı Yaşamak” yazılarımız da ilginizi çekebilir.

Sayfa içeriği yalnızca bilgilendirme amaçlıdır. Tanı ve tedavi için mutlaka bir uzmana başvurunuz.

İhtiyaçlarınıza uygun uzmanla eşleşin, hemen randevu ayarlayın.